Yüzyıllar boyunca Türklerin, Kürtlerin, Süryanilerin, Arapların ve Ezidilerin iç içe yaşadığı Mardin zengin bir tarih ve kültür birikimine sahip.

Mardin’e bahar aylarında gitmek en mantıklısı. Yazın epey sıcak ve kalabalık. Kışın da çok soğuk oluyor. Biz Mardin’e Ekim ayında gittik ve çok doğru bir karar verdiğimizi gördük. Hava sıcaklığı ortalama 20-24 derece civarında olup bol güneşli bir hava vardı. Jolly Tur ile Diyarbakır üzerinden Mardin’e ulaştık. Mardin’e İstanbul’dan THY ve Pegasus’un direkt uçuşu bulunuyor. İstanbul-Mardin arası uçak yolculuğu iki saate yakın sürüyor. Mardin’e uçakla gelmek isteyenler için en büyük sıkıntı ne yazık ki bilet fiyatlarının pahalılığı.

Mardin gibi bir şehri hakkını vererek gezmek için 3 gününüzü ayırmanız lazım. Eski Mardin’i, Midyat ve civarını, müzeleri, Mardin civarında yer alan tarihi yapıları ve antik kentleri gezip görmek, alışveriş gibi aktiviteleri yerine getirmek için 3 günlük bir süre ancak yetiyor.  Eski Mardin tarafındayken ulaşım pek sorun olmuyor. Burada her yer birbirine yürüme mesafesinde olmakla birlikte Eski Mardin’i isteseniz de araçla gezmek mümkün değil. Sokaklar dar ve trafik olması nedeniyle en güzeli yürüyüp Eski Mardin’i keşfetmek. Burası fotoğrafçılar için tam bir fotoğraf diyarı misali.

Mardin şehrinin adının rivayete göre Kaleler Şehri anlamına gelen Merde kelimesinden geldiği diğer rivayete göre de adını 3. yüzyılda buraya yerleşen savaşçı bir kabile olan Mardeler‘den aldığı.

Camileri, manastırları, kiliseleri, taş evleri, tarihi çarşıları ile adeta bir açık hava müzesi olan Mardin’i iyi ki tanımışım. Kudüs ve Venedik ile birlikte tamamı sit alanı ilan edilen üçüncü şehir Mardin. Böylesine bir zenginliğe sahip olduğumuz için çok şanslıyız.

Diyarbakır üzerinden Mardin’e geçiyoruz. Diyarbakır’dan Mardin- Savur, Kıllıt Köyü’ne (Dereiçi) doğru yol alıyoruz. Yol boyunca sağlı sollu pamuk tarlaları yer alıyordu. Savur çayı boyunca kavak ağaçları uzanıp gidiyordu. Kıllıt Köyü’ne vardığımızda Atiye dizisi ekibinin de burada çekim yaptığını görüyoruz.

Kıllıt köyü Mardin merkeze (Artuklu) bağlı bir Süryani köyü. Zamanında köyde 400 hane varmış. Şu an koca köyde 12 hane yaşıyor. Bunlardan 3 hane Süryani geri kalan haneler Kürtler ve Türklerden oluşmakta. 3 adet kilisesi var. Ortodoks, Katolik ve Protestan kilisesi. Üçü de hala ayakta. Çok tarihi bir ortam ama boş. Dikkat çeken başka bir ayrıntı ise üzüm bağlarının bakımlı durumu idi. Öğrendim ki köyde halen şarap yapımı sürdürülmekte imiş. Burada Mor Yuhanna Kilisesi’ni gezip bilgi aldıktan sonra Mardin merkeze doğru yol alıyoruz.

Mardin merkeze vardığımızda gün batmak üzereydi. Akşam yemeğini Adana Dostlar Kebapçısı’nda yedik. Mardin tabağı 45 TL, lahmacun 2 tane tanesi 6 TL. Fıstıklı irmik helvası, fıstıklı tel kadayıf. 2 çay. 2 ayran. Mezeler, salata, acılı ezme, ekmek sıcak toplam 90 TL. Fiyatları gayet uygun olup yemekleri gerçekten de çok lezzetliydi. Alternatif başka mekân Ciğerci Yusuf olabilir.

Eski Mardin sokakları çok dar olması ve trafiğin de akşam saatinde yoğun olması dolayısıyla eşyalarımızı araçta bırakıp Artuklu sokaklarını dolaşmaya başladık. Evlerin avlulu olması ve mimarisi bizi çok etkiledi. Geniş avlulu evler, işlemeli giriş kapıları, taş sokaklar… Kapıların bazılarında 3 tane tokmak bulunuyor. Kalın tokmak erkek, ince tokmak kadın ve  en altta yer alan tokmak ise çocuklar içinmiş. Buradan gelenin erkek mi kadın mı ya da çocuk mu olduğu anlaşılabiliyormuş.

Sokaklarda yaptığımız yürüyüş sonrası otelimiz Kaya Ninova’ya geçiyoruz. Ana cadde üzerinde yer alan otelin terasındaki manzarası inanılmaz güzel. Arkada Mardin Kalesi, ön tarafta uçsuz bucaksız Mardin manzarası. Otelimizde duş alıp 1 saat dinlendikten sonra dışarı çıkıyoruz. Şehre özgü dibek kahvesini içmek ve akşam manzarasının tadına varmak için Kafe Seyir’e gidiyoruz.  Kafenin manzarası ve atmosferi gerçekten de çok etkileyici. İki dibek kahvesi 20 TL. Fiyatlar abartılı değil ve manzaraya değiyor.

Kafeden çıktık, Mardin sokaklarını dolaştık. Şehrin ışıklandırması çok güzel. Taş evler harika. Sokaklar boyunca sabun satan dükkanlar, fırınlar, Süryani çöreği kokusu, künefe dükkanları, ocak başları, telkâri dükkanları…

Otelimizde güzel bir gece geçirdikten sonra sabah iyice dinlenmiş bir halde uyandık. Otelimizin harika terasında manzaraya karşı kahvaltımızı yaptık.
Otelin kahvaltısını pek beğenmedik. Menemen, ufak tabldot tabakta peynir, salam, salata, domates bal vb. Bal ve tereyağı hazır. Ürünlerin çoğu market ürünleri. Şöyle yöresel ürünlerin olduğu bir kahvaltı bekliyorduk ama o tarz kahvaltı ancak dışarıdaki kafelerde mevcut.

Otelin terasından arkada Mardin Kalesi’ni görebiliyorsunuz. Eski Mardin’in en tepe noktası orası. Bir diğer ismi de Kartal Yuvası olan Mardin Kalesi’nin tahmini M.S 300 yıllarda yapıldığı düşünülmektedir. Manzarası şahane. Hala askeri alan olarak kullanıldığı için kaleye çıkılması yasaklanmış. Kale mutlaka açılmalı ve bunun sayesinde turizmin daha da canlanacağı şüphe götürmez.

Kahvaltımızı yaptıktan sonra Mardin’e yakın tarihi yerleri gezmeye devam ediyoruz. İlk hedefimiz Deyrulzafaran Manastırı. Nusaybin yolu üzerinde, Mardin’in 4 km doğusunda yer alan manastır 3 kattan oluşuyor. 5’inci yüzyıldan başlayarak farklı zamanlarda yapılan eklentilerle bugünkü haline 18’inci yüzyılda kavuşmuş. Manastır, M.Ö Güneş Tapınağı, daha sonra da Romalılar tarafından kale olarak kullanılan bir kompleks üzerine inşa edilmiş. Romalılar bölgeden çekilince Aziz Şleymun bazı azizlerin kemiklerini buraya getirterek kaleyi manastıra çevirmiş. Bu nedenle burası, önceleri Mor Şleymun Manastırı olarak biliniyormuş. Mardin ve Kefertüth Metropoliti Aziz Hananyo’nun 793 yılından başlayarak büyük bir tadilat yapmasından sonra yapı onun adıyla, Mor Hananyo Manastırı olarak bilinmiş. 15. yüzyıldan sonra da manastırın etrafında yetişen zafaran (safran) bitkisinden dolayı burası Deyrulzafaran (Safran Manastırı) adı ile anılmaya başlanmış.

Manastırın içinde çeşitli yapılar var. 52 din adamına ait 7 mezar odası var. Meryem Ana kilisesi bulunuyor. Pazarları manastırda ayin yapılıyor. Timur Lenk zamanında buraya saldırmış. Tavandaki altını çıkartmak için manastırda yangın çıkartmış. Timur’un saldırısından sonra yapılan mezar odasının kapısı 500 yıllık bir tarihe sahip. Alt tarafta Pagan güneş tapınağı bulunuyor. Taşları sıkıştırılarak yapılmış. Dört bin yıllık orijinal zemine ulaşılması için 2 metre daha kazı yapılacakmış.

Türkiye ‘de ilk Latin harfli gazete olan Mardin gazetesi burada basılmış. Manastır’da patriklik yapan ve 1895’te vefat eden 4. Petrus, 1874 yılında İngiltere’ye yaptığı bir ziyaret sırasında satın aldığı matbaayı 1876 yılında manastıra getirtmiştir. Matbaada 1969 yılına kadar başta Süryanice olmak üzere Arapça, Osmanlıca ve Türkçe kitaplar ile 1953’e kadar Öz Hikmet adında aylık bir dergi basılıyormuş.

Manastırın etrafı zeytinlikler ile çevrili. Bahçesinde güller, nar ağaçları var. Biz kafesinden Süryani çöreği ve zafaran çayı aldık. Siz giderseniz baharatlı çayından ve çöreğinden deneyin bence. Dikkatimi çeken bir detay da şeffaflık adına manastırın gelir giderlerini panoda detaylıca sergilenmesi. Manastırın içerisinde rehber de bulunuyor. Mardin’e geldiyseniz burayı görmeden gitmeyin.

Sonraki durağımız Mardin merkezden yaklaşık 25 Km uzaklıkta Nusaybin’de yer alan Dara harabeleri oldu. Roma İmparatoru I. Anastasius’un 491 ile 518 yıllarında Mezopotamya’da Sasaniler’e karşı koruma amaçlı kurdurduğu askeri bir yapı alanı olan harabelerde günümüze kadar ayakta kalabilen kilise, saray, çarşı, zindan, tophane ve su bendi kalıntıları halen görülebilmektedir. Mezopotamya’nın Efesi olarak anılan yer antik kent daha tam açığa çıkartılmamış ve kazı çalışmalarının dörtte biri bile bitmemiş.  Futbol sahasının altında yapılan kazılar sonucu ortaya çıkarılmış. Tarihin ilk kimyasal silah kullanımı burada gerçekleştirilmiş. Daraya saldırı Sasaniler tarafından saldırılar düzenlenmiş, sirke ile ateşi besleyip surları çökertilmiş.

Harabelere giriş için herhangi bir ücret ödemedik. Çok güzel ve etkileyici bir antik kent.  Zindanlar çok güzel ışıklandırılmış. Kaya içine oyulan yapılardan oluşan ve geniş bir alana yayılan kentin çevresi 4 kilometrelik bir surla korunmuştur. Zindanlara köyün içinden geçerek gidebiliyorsunuz. Kazı alanı hala devam etmekte. Umarım açabilirler ve kocaman bir antik kent tüm ihtişamı ile gözler önüne çıkar. Ülkemiz için ulusal bir miras.

Harabelerin bulunduğu Oğuz köyü resmen kocaman bir kazı alanı. Önce tapınak ve mezarların olduğu kısmı sonra su kemerlerini ve en son bir köy evinin altında keşfedilen sarnıç ve zindanı gördük ve ilave olarak pek ziyaret edilmeyen kazı bölgesini gezdik. Burada çok önemli bir tarih yatıyor. Fakat bakımsız. Kazılar için yeterli kaynak ve destek alınamadığı belirtiliyor. Hâlbuki tüm dünyanın ilgisini çekmeli ve herkes buraya gitmeli, görmeli ve dünyaya yaymalı.

Muhteşem bir kazı alanı, ama kesinlikle profesyonel bir rehber ile gezilmeli. Rehberlerden dinlediklerini size anlatan çocuklardan dahi buranın geçmişini dinlemek heyecan verici. Kapıda sizi karşılayan bu çocuklar size hem tur rehberliği hem de gönüllü fotoğrafçılığınızı yapıyorlar. Enteresan bilgiler verip, güzel resimlerinizi telefonunuzla çekiyorlar; hepsi profesyonel birer fotoğrafçı olmuşlar. Küçük bahşişler karşılığında muhteşem fotolarınız olabilir. Mağaralara oyulmuş vaziyette antik mezarları göreceksiniz. Hz. İsa’nın doğudan dönmesiyle birlikte onun yanında saf tutacak 3.000 askerin mezarlarını ve hatta kemiklerini çıplak gözle göreceksiniz. Kısaca özetlemek gerekirse, Dara antik kentinde, gün ışığına çıkarılan eserler arasında yaklaşık 5 kilometre uzunluğunda şehir surları, su sarnıçları, kaya mezarlar, kiliseler, agora, köprüler, silolar ve buna benzer yapılarla bir şehrin tüm ihtiyacına cevap veren yapılar bulunuyor.

Harabeleri gezip bilgi aldıktan sonra fotoğraf çekip yolumuzu Kasımiye Medresesi’ne çeviriyoruz.

Yapımına Artuklu döneminde başlanmış, Timur dönemindeki Moğol saldırılarından dolayı yarım kalmış daha sonra Akkoyunlu hükümdarı Cihangiroğlu Kasım zamanında tamamlanmış. Medresenin avlusunda yer alan havuzda akan suyun akışı ile doğumdan ölüme kadar insan hayatı ve sonrası simgelenmiştir.

Karpuz tipi kubbe örneği olan medreseye sabah erken gitmek lazım. Diğer türlü kalabalık oluyor.  Medrese harika ancak insanlar rehber eşliğinde gruplar halinde içeri alınsa hem daha sakin hem de daha kaliteli bir gezi olur. İçeride bilgilendirme çok kötü, hatta yok. Zaten eser ile ilgili bilgi alabileceğiniz bir organizasyonda ortada yok, karmaşa hâkim. Gelenlerin büyük çoğunluğunun derdi fotoğraf çekmek.

Etkileyici ve mistik bir havası olan muhteşem bir mimari eser. Kubbeleri ve terası harika ama güvenlik nedeni ile çıkılamıyor. Ne yazık ki gereken ilgi gösterilmiyor. Bir resmi görevli yok. Tuvaletler çok kötü. Manastırların tuvalet ve organizasyonundan öğrenilecek çok şey var.

Öğlen üzeri yemeğimizi Kasrı Kaya Restoran’da yedik. Ballı bademli çorba içtik. Urfa kebabı ve ciğer gerçekten çok iyiydi. Üzüm şırasından yapılan harire tatlısının tadına baktık ama pek bizim damak tadımıza uygun olmadığına karar verdik. Daha sonra Mardin merkeze gidip Cumhuriyet Caddesi’nde yer alan dükkanlardan alışveriş yaptık. Baharatlar, lokum, dibek kahvesi, zaferan çayı vb. ürünleri aldık. Sıla Parfümeri’de orijinal ve fiyatı uygun parfümlerden aldık. Kaçak olduğu için gerçek kokular uygun fiyatlara satılıyor. Alışverişten sonra eski Mardin sokaklarında gezindik.

Ulu Cami’ye doğru yol aldık. Burası minaresi ve dilimli kubbesi ile Mardin’in en güzel camisi. Şehrin merkezinde yer alıyor. Gece de çok güzel ışıklandırılıyor. Bu camiye bakan kafe ve restoranların manzarası harika oluyor. Özellikle minaresi adeta şehre simge olmuş halde. Mardin merkezde bulunan tarihi camide biri minarede diğeri avluda olmak üzere iki adet kitabe bulunmaktadır. Minaredeki kitabeye göre 1176 tarihinde Diyarbekir Meliki II. Kutbettin İlgazi, avludaki kitabeye göre de Artuklulardan Hüsameddin Yavlak Arslan tarafından 1186 yılında yaptırılmıştır. Aynı zamanda Peygamberimizin sakal-ı şerifi burada yer alıyor.

Mardin Ulu Camii, ilk yapıldığı sırada iki minareye sahipmiş. Günümüze ise bir minaresi gelmiştir. Yıkılan minare hakkında çeşitli söylentiler vardır. Kimileri minarenin bir deprem de yıkıldığını, kimileri ise yıldırım düşerek hasar gördüğü ve sonrasında yıkıldığını söylüyor.

Daha sonra Zinciriye Medresesi’ne uğradık. Artuklu Sultanı İsa Bey tarafından 1385’te yaptırılan medrese doğu ve batı tarafında bulunan iki adet dilimli kubbesi ile şehrin hoş siluetlerinden birini oluşturuyor. Timur ile savaşan İsa Bey bir süre bu medresede hapsedilmiştir. Halk arasında Zinciriye Medresesi denilen medresenin adı, eskiden caddenin karşısında bulunan Ulu Cami ile arasında zincir bulunduğu rivayetinden gelmektedir. Efsane tarihi yapılardan biri olan Zinciriye Medresesi olağanüstü göz alıcı ihtişamlı görünümüyle insanı tarih öncelerine kadar götürüyor.

Eşimle beraber Eski Mardin’den 10 dakikalık bir tırmanış sonucunda medreseye vardık. Özellikle yansıma fotoğrafları çekmek için güneşli günlerde ideal. Mardin kalesinin hemen alt tarafında tüm Mardin’i ayaklarınızın altında görebileceğiniz bir yer. Üst tarafları kapalı. Zaten gelen kişilerin çoğu yansıma fotoğrafı için geliyor.

Mardin Müzesi otelimize yakın olduğu için akşamüzeri kapanmadan eşimle müzeyi ziyaret ettik. Mardin evlerinin mimari karakteristik özelliğini taşıyan müze, 2000 yılında hizmete açılmış Cumhuriyet Caddesi üzerinde eski şehir merkezinde iki katlı Mardin taş evlerine benzer binada faaliyet gösteriyor. Mardin Müzesi arkeolojik ve etnoğrafik koleksiyonlara sahip olup müzede M.Ö. 4000 yılından M.Ö.7. yüzyıla kadar olan dönemdeki arkeolojik eserler sergileniyor. Müze 2 katlı ve odalara ayrılmış bir şekilde. Genelde ticaret ile ilgili olan odalar dikkatimi çekti. Özellikle çok eski zamanlara ait paralar çok güzeldi. Mardin’in tarihini anlamak için mutlaka gelinmeli. Tavsiye ediyorum. Giriş ücreti müze kartınız yoksa 10 TL.

Müzeden çıktıktan sonra Mardin sokakları turladık. Ara sokakları gezdik. Dibek kahvesi, zaferan çayı aldık. Daha sonra otelimize dönüp duşumuzu aldıktan sonra akşam yemeği için dışarı çıktık. Akşama yemeğini, Seyr-i Merdin Restoran’da yedik. Beyti, Adana kebabı, 2 ayran, merlin kahvesi, sade kahve, irmik tatlısı 117 TL. Restoranın manzarası gerçekten muhteşem. Yemekten sonra kahvemizi yudumlarken Mardin’in şahane akşam manzarasını izledik. Yemek sonrası ara sokakları dolaşıp otele döndük.

Mardin’deki son günümüzde otelimizde erkenden kahvaltımızı yaparak Midyat’a doğru yola çıktık. Rehberimiz Ömerli üzerinden en kısa yoldan gideceğimizi ifade etti. Yol boyunca manzaralar çok etkileyiciydi.

İlk durağımız Mor Gabriel Manastırı (Deyrulumur) oldu. Midyat merkeze 30 km mesafede yer alıyor. Güzel ülkemizin değerli parçalarından bir tanesi. Halen yaşayan bir yapı.  Ziyaretçilerin buradaki yaşam alanına saygılı olması şart. Rehber eşliğinde gezmek faydalı oldu. Rehberimiz gerçekten çok sabırlı bir şekilde bilgilendirme yaptı. Sorular sorma fırsatımız oldu. Dünyanın halen ibadete açık en eski Süryani Ortodoks manastırı ve Süryani Kadim Cemaatinin en önemi tapınağı olan manastır, 397 yılında bir Zerdüşt tapınağının üzerinde inşa edilip ve Mor Şmuel ile Mor Şemun tarafından kurulmuştur. Roma imparatorlarının katkılarıyla yüzyıllar içerisinde gelişmiştir. Değişik tarihlerde içine ve dışına ekler yapılmıştır. Burada zamanında bine yakın rahip yaşıyormuş. Günümüzde altmışa yakın öğrencinin burada yaşadığı belirtiliyor. Geçmişte yağmalanmış olup günümüzde manastırın ancak üçte biri ayakta kalmıştır.

Manastır “Rahiplerin Meskeni” anlamına gelen ve Süryanice ‘de “Dayro d’Umro” isminden türetilen Deyr-el Umur ve bu ifadenin Türkçe uyarlamasıyla “Deyrulumur” ismiyle de bilinmektedir. Bugün de Süryani kilisenin en önemli merkezlerinden biri olan manastır mutlaka görülmesi gereken bir yer.

Manastırı gezip bilgi alıp fotoğraflar çektikten sonra Midyat’a yol aldık.

Mardin’den yaklaşık 1,5 saat uzaklıktaki Midyat, Eski Midyat ve Estel adındaki iki ayrı yerleşimden oluşuyor. Eski Midyat’ta Süryani, Ezidi, Kürt ve Ermeniler yaşarken, 3 km uzağındaki Estel ’de resmi binalar var ve yalnızca Müslümanlar yaşıyor. 1930 yılında iki yerleşim birleştirilmiş. İlçe Estel’e doğru gelişmiş. Bu sayede Eski Midyat özgün mimari dokusunu büyük ölçüde korumuş. Burada ibadete açık 7 kilise ve 1 manastırla her biri ayrı güzellikte taş konaklar var. Sokaklarda kızlı erkekli öğrenciler yanınıza gelip gönlünüzden ne koparsa misali cep harçlığı karşılığı size rehberlik hizmeti veriyorlar. Midyat fotoğraf açısından çok zengin bir yer. Sokaklarında dolaşıp ev, konak ve ilginç kapı fotoğrafları çekebilirsiniz.

Midyat’a tarihte Sümerler, Asurlar, Urartular, Makedonlar, Persler, Emeviler, Abbasiler, Romalılar, Osmanlılar ve Türkiye ev sahipliği yapmış. Bu kadar kültürü hala barındırıyor.

Sokaklarını gezmek için yönlendirme tabelaları yok denecek kadar az. Bence Midyat’a gerektiği önem verilmemiş. Hediyelik olarak ise gümüş işleme ve Süryani şarabı düşünülebilir.

Binlerce yıllık geçmişe sahip, mistik kent Midyat’ın sokaklarında gezdik. Midyat Konuk Evi, Tarihi Gelüşke Hanı, Çarşı ve Midyat Mağaraları ziyaret noktalarımız oldu. Midyat Konuk Evi’ne pandemi ve kalabalık dolasıyla girmek istemedik. Midyat sık sık dizi çekimlerine de ev sahipliği yapan bir yer. Mardin’in minyatürü gibi.

Tur rehberimiz Ezidiler hakkında epey bilgi verdi. Ezidi halkının çok zulüm gördüğünü ve Işıd terör örgütü tarafından Ezidi kadınların pazarlarda satıldığını belirtti. Gerçekten de çok üzücü bir durum.

Süryaniler Mardin’de çok etki bırakan bir halk. Dokumacılık, şarap üretimi, telkâri, taş işçiliğinde inanılmaz etki bırakmışlar ve şehrin gelişmesindeki katkıları çok yüksek.
Evlerin yapımında kullanılan taşlar çıkarılınca beyaz renkte oluyorlar. Bu taşlara şekil verilip işleniyor. Daha sonra taş oksijenle etkileşince sarı bir hal alıyor. Yeni yapılan bir ev belli bir süre sonra eski bir yapı görünümüne kavuşuyor. İlk defa gören bu evlerin tarihi yapı olduğunu zannedebiliyor.

Midyat’ta kendimize ve ailemize telkâriden yapılan hediyeler aldık. Telkâri, telden kar etmek anlamına geliyormuş. Midyat gümüşü 900-925 ayar arası oluyormuş. Daha fazlası olursa gümüş yumuşak bir hal alıyormuş. Alışverişimizi tamamladıktan sonra Muhittin Usta’da ciğer ve Adana kebabı yedik. Artukbey Kafe’de spesiyal dibek kahvelerimizi içtik.

Mardin’den yemekleri çok lezzetli olup soğuk baklava, Süryani şarabı, kebap, Süryani çöreği(safranlı), badem şekeri tadılması gereken yöresel lezzetlerden. Sabun, bıttım sabunu, eşek sütü sabunu, telkâri, şarap, baharatlar alınacaklar listesinde yer alıyor.

Batman Hasankeyf’e doğru yol aldık. Batman Hasankeyf, UNESCO’nun 10 kriterinden 9 ‘unu sağlamış tek yer. Eserlerin bir kısmı taşınmış. Köy ve diğer eserler, eski kervan köprüsü Dicle altında kalmış. Zeynel Bey türbesi, Akkoyunlu. Uzun Hasan oğlu Zeynel için yaptırmış. Baraj altında kalmasın diye taşınmış. Kesik minare, Ulucami minaresi taşınan diğer kısımlar.

Nerde o eski hali. Gitmeyenler çok şey kaybetti. Sadece hüzünlendim acı çok acı bir tarihin sular altında kalması. Tanıyamadığım içinden su geçen küçük sıradan bir kasaba gibi artık ruhunu yitirmiş. Hasankeyf tarih olarak çok medeniyetlere şahitlik etmiş bir tarihi bir yer ama ne yazık ki sular altında kaldı.

Tarih gitmiş gerine beton bir şehir yapılmış eski yol güzergahları kapatılıp taşla doldurulmuş. Tarihi 10 bin yıl öncesine dayanan Hasankeyf, iki yakasını Dicle’nin ayırdığı insanlığın en eski yerleşim yerlerinden olan tarihi ilçemiz coğrafi yapısı ve mesken olarak kullanılan yüzlerce mağarasıyla çağlar boyu önemini korumuştur.

Hasankeyf’i dolaşıp fotoğrafladıktan sonra Batman merkezde bulunan Aşbaz Et Lokantası’nda yöresel Batman tabağı, pide, soğuk baklava yedik. Soğuk baklava gerçekten çok lezzetliydi. Denemenizi tavsiye ederim.

Batman’dan yolumuzu Diyarbakır’a çevirdik. Diyarbakır üzerinden İstanbul’a uçtuk.